EVRİMİN SÖZDE DELİLLERİ VE BİR TÜRLÜ BULUNAMAYAN FOSİLLER

Şimdiye dek incelediğimiz tüm nedenlerden dolayı, mason kaynaklarının da açıkça söylediği gibi, Evrim, din-dışı güçlerin mutlaka ve mutlaka topluma kabul ettirmek zorunda oldukları bir düşüncedir. Mason Dergisi'nin özenle vurguladığı gibi, "en büyük masonik görev, Evrim'i insanlar arasında yaymak"tır.

Ancak kuşkusuz bu "büyük masonik görev", yalnızca Evrim inancını insanlar arasında yaymakla sınırlı kalamaz. Bir de bu teorinin "ispatlanması" gerekmektedir. Çünkü insanlara, yalnızca, "siz Evrim sonucu oluştunuz, sizi Allah yaratmadı" demek yetmez, bir de bu konuda bazı "delil"ler öne sürmek lazımdır.

İşte Evrim Teorisi'nin en büyük çıkmazlarından biri buradadır: Çünkü Evrim Teorisi'ni destekleyecek somut deliller bir türlü bulanamamıştır ve bulunamamaktadır. Güneş balçıkla sıvanamamakta, tarihin en büyük yalanlarından biri olan Evrim, hiçbir şekilde ispatlanamamaktadır. Yapılan bütün araştırmalara ve harcanan büyük paralara rağmen Evrim Teorisi'ni destekleyecek bulgular bir türlü ortaya çıkmamaktadır. Oysa, eğer Evrim diye bir şey gerçekleşmiş olsaydı, binlerce hatta belki milyonlarca delilin bulunmuş olması gerekirdi.

Bilindiği gibi Evrim teorisi, bir türün bir başka türe dönüşmesinin milyonlarca yıllık uzun bir zaman dilimi içerisinde yavaş ve aşamalı olduğunu söyler. Buna göre, ilkel canlıdan karmaşık olana geçiş uzun bir zamanı kapsar ve kademe kademe ilerler. Bu iddianın doğal mantıksal sonucu ise, bu geçiş dönemi sırasında "ara-geçiş formu" adı verilen ucube canlıların yaşamış olmasını gerektirir. Evrimciler, tüm canlıların kademeli olarak birbirlerinden türediklerini iddia ettikleri için de, bu ara-geçiş formlarının türlerinin ve sayılarının milyonlarca olması gerekir. 

Eğer gerçekten bu tür canlılar yaşamışlarsa, fosil kayıtlarında bunların kalıntılarına da rastlanması gerekir. Çünkü bu teze göre, ara geçiş formlarının sayısının, bugün bildiğimiz hayvan türlerinden bile fazla olması ve dünyanın dört bir yanının fosilleşmiş ara-geçiş formu kalıntılarıyla dolu olması lazımdır. Dahası, evrimciler 19. yüzyılın ortasından bu yana dünyanın dört bir yanında hummalı fosil araştırmaları yaparak bu ara geçiş formlarını aramaktadırlar. Oysa, neredeyse bir buçuk asırdır büyük bir hırsla aranan bu ara geçiş formlarından eser yoktur. 

Aslında Darwin de bu ara geçiş formlarının yokluğunun farkındaydı. Fakat yine de en büyük beklentisi aranan ara geçiş formlarının gelecekte bulunmasıydı. Ancak bu ümitli bekleyişine rağmen, teorisinin en büyük açmazının bu konu olduğunu görüyordu. Bu yüzden, şöyle yazmıştı: 

Eğer gerçekten türler öbür türlerden yavaş gelişmelerle türemişse, neden sayısız ara geçiş formuna rastlamıyoruz? Neden bütün doğa bir karmaşa halinde değil de, tam olarak tanımlanmış ve yerli yerinde? Sayısız ara geçiş formu olmalı, fakat niçin yeryüzünün sayılamayacak kadar çok katmanında gömülü olarak bulamıyoruz... Niçin her jeolojik yapı ve her tabaka böyle bağlantılarla dolu değil? Jeoloji iyi derecelendirilmiş bir süreç ortaya çıkarmamaktadır ve belki de bu benim teorime karşı ileri sürülecek en büyük itiraz olacaktır.

Darwin'den bu yana yoğun bir şekilde hep bu fosiller arandı, fakat evrimciler için sonuç acı verici bir hayal kırıklığıydı. Bu dünyada hiçbir yerde -ne bir kıtada, ne de bir okyanusun derinliklerinde- tek bir ara geçiş formuna dahi rastlanamadı.

YERYÜZÜNDE HAYAT ANİDEN VE ÇOK ÇEŞİTLİ BİÇİMLERDE ORTAYA ÇIKMIŞTIR

Fosil kayıtları az önce belirttiğimiz gibi evrim teorisinin iddialarını destekleyecek hiç bir delil sunmazlar. Aksine yeryüzü tabakaları ve fosil kayıtları incelendiğinde, yeryüzündeki canlı hayatının birdenbire ortaya çıktığı görülür. Canlı yaratıkların fosillerine rastlanılan en derin yeryüzü tabakası, 500 milyon yıl yaşında olduğu söylenen "kambriyen" tabakadır.

Kambriyen devrine ait tabakalarda bulunan canlılar ise, hiçbir ataları olmaksızın birdenbire fosil kayıtlarında belirirler. Kambriyen kayalıklarında bulunan fosiller, deniztarakları, salyangozlar, trilobitler, süngerler, brachiopodlar, solucanlar, denizanaları, deniz kirpileri, deniz hıyarları, yüzücü kabuklular, deniz zambakları, ve diğer kompleks omurgasızlara aittir. Kompleks yaratıklardan meydana gelen bu geniş canlı mozaiği şaşırtıcı bir biçimde aniden ortaya çıkmıştır, ki bu yüzden jeolojik literatürde bu mucizevi olay, "Kambriyen Patlaması" olarak anılır.

Bu tabakadaki canlıların çoğunda da, göz gibi son derece gelişmiş organlar ya da solungaç sistemi, kan dolaşımı gibi yüksek organizasyona sahip organizmalarda görülen sistemler bulunur. Fosil kayıtlarında bu canlıların atalarının olduğuna dair herhangi bir işarete rastlanılmaz. Earth Sciences dergisinin evrimci editörü Richard Monestarsky, canlı yaratıkların birdenbire ortaya çıkışlarını şöyle anlatır:

Bugün görmekte olduğumuz oldukça kompleks hayvan formları aniden ortaya çıkmışlardır. Bu an, Kambriyen Devrin tam başına rastlar ki denizlerin ve yeryüzünün ilk kompleks yaratıklarla dolması bu evrimsel patlamayla başlamıştır. Günümüzde dünyanın her yanına yayılmış olan hayvan filumları (takımları) erken Kambriyen Devir'de zaten vardırlar ve yine bugün olduğu gibi birbirlerinden çok farklıdırlar.

Canlılığın nasıl olup da böyle birdenbire binlerce hayvan çeşidiyle dolup taştığı ve hiçbir ortak ataya sahip olmayan ayrı türlerdeki canlıların nasıl ortaya çıktığı, evrimcilerin asla cevaplayamadıkları bir sorudur. Bu sebeple evrimci kaynaklar, Kambriyen Devri'nin öncesine, içinde hayatın başlangıcının oluştuğu ve "bilinmeyenin gerçekleştiği" 20 milyon yıllık hayali bir dönem koyarlar. Bu dönem "evrimsel boşluk" olarak adlandırılır. Ancak bugüne kadar hiç kimse, bu evrimsel boşluğun ne olduğunu açıklayamamıştır.

İngiliz bir biyolog ve inatçı bir evrimci olan Richard Dawkins bu konuda şunları söylemektedir:

...600 milyon yıllık Kambriyen katmanları (evrimciler bugün Kambriyen'ın başlangıcını 530 milyon yıl öncesi olarak kabul ediyorlar), başlıca omurgasız gruplarını bulduğumuz en eski katmanlardır. Bunlar, ilk olarak ortaya çıktıkları halleriyle, oldukça evrimleşmiş bir şekildeler. Sanki hiçbir evrim tarihine sahip olmadan, o halde, orada meydana gelmiş gibiler. Tabii ki, bu ani ortaya çıkış, yaradılışçıları oldukça memnun ediyor.1984 yılında, Çin'in Yunnan bölgesinin güney bölümündeki Cheng jiang'da, büyük miktarlarda kompleks omurgasız keşfedildi. Bunların arasında bulunan ve şu an soylarının tükendiği bilinen trilobitler en azından bugünkü varolan omurgasızlar kadar kompleks yapılıydılar.

İsveçli evrimci paleontolojist Stefan Bengtson, bu durumu şöyle açıklıyor:

Eğer canlılık tarihinde herhangi bir olay, insanın yaratılışı mitine benzetilecekse, o da çok hücreli organizmaların ekolojide ve evrimde baş aktör haline geldikleri okyanus yaşamındaki ani farklılaşma dönemidir. Darwin'i şaşırtan—ve utandıran—bu olay bizi de hala şaşırtmaktadır.

Evet, gerçekten de bu kompleks canlıların hiçbir ataya veya geçiş formuna sahip olmadan aniden ortaya çıkışları bugün de evrimciler için oldukça şaşırtıcı ve can sıkıcıdır, tıpkı 135 yıl önce Darwin'e olduğu gibi. Çünkü evrimciler Darwin'den 135 yıl sonra bile bu esrara bir çözüm bulabilmek konusunda Darwin'den daha öteye gidebilmiş değillerdir.

Görüldüğü gibi fosil kayıtları, canlıların evrimin iddia ettiği gibi ilkelden gelişmişe doğru bir süreç izlediğini değil, bir anda ve en mükemmel halde ortaya çıktıklarını göstermektedir. Bir başka deyişle, canlılar evrimle oluşmamış, yaratılmışlardır.

"İşte delil" diye sundukları tüm fosillerin birbiri ardına çürümesi, Evrimcileri büyük bir hayal kırıklığına uğratmıştır kuşkusuz. Ancak yine de, "belki bir gün çıkar" umuduyla, delil bulma arayışı sürmektedir.

Fakat kurdukları din-dışı dünyayı Evrim Teorisi'ne dayandıran güçlerin "belki" bulunacak bu delilleri beklemeye zamanları yoktur (ki ne kadar beklerlerse beklesinler bulamayacaklardır). Biraz öne de belirttiğimiz gibi, Evrim siyasi hedeflere hizmet eden bir düşüncedir ve bu nedenle de ne şekilde olursa olsun ispatlanmalı ve toplumlara kabul ettirilmelidir! Bu işi için gerektiğinde kirli yöntemler, yani sahtekarlıklar da devreye sokulmalıdır.

Nitekim sokulmuştur. Evrimci çalışmaların tarihi, büyük bilim sahtekarlıkları ile doludur.

ÜRETİLEN SAHTE DELİLLER

Evrim teorisine delil arayanların en çok başvurdukları kaynak fosil kayıtlarıdır. Fosil kayıtları, geçmişte yaşamış canlıların kalıntılarını barındırırlar. Dikkatli ve tarafsız olarak incelendiğinde bu fosil kayıtlarının, evrimcilerin iddialarının aksine evrim teorisini destekledikleri değil, çürüttükleri görülür. Ancak fosillerin genel olarak evrimciler tarafından çarpıtılarak yorumlanmaları ve kamuoyuna da taraflı bir şekilde yansıtılmaları sebebiyle birçok kişi fosil kayıtlarının gerçekten evrim teorisini desteklediğini düşünmektedir.

Fosil kayıtlarındaki bazı bulguların her türlü yoruma açık olması evrimcilerin en çok işlerine gelen noktadır. Bulunan fosiller çoğu zaman sağlıklı bir teşhiste bulunabilmek için yetersizdir. Bunlar eksik ve dağılmış kemik parçalarından oluşur. Bu sebeple, eldeki verileri çarpıtmak ve bunları istenilen doğrultuda malzeme yapmak çok kolaydır. Nitekim evrimciler tarafından fosil kalıntılarına dayanılarak yapılan rekonstrüksiyonlar (çizim ya da maketler) tamamen spekülatif olarak evrimsel tezleri doğrulayacak biçimde yapılır. İnsanlar görsel yoldan daha kolay etkilendikleri için amaç onları, hayalgücüyle rekonstrüksiyonu yapılmış yaratıkların geçmişte gerçekten yaşadığına inandırabilmektir. 

Evrimci araştırmacılar, çoğu kez yalnızca bir diş veya bir çene kemiği parçası ya da ufak bir kol kemiğinden yola çıkarak insan benzeri hayali yaratıklar çizer ve bunu sansasyonel bir biçimde insan evriminin bir halkası olarak kamuoyuna sunarlar. Bu çizimler çoğu insanın zihninde varolan "ilkel insanlar" imajının oluşmasında büyük rol oynamıştır. 

Kemik kalıntılarına dayanılarak yapılan bu çalışmalarla sadece eldeki objenin çok genel özellikleri ortaya çıkarılabilir. Oysa asıl belirleyici ayrıntılar zaman içinde kolayca yokolan yumuşak dokulardır. Bu sebeple yumuşak dokuların spekülatif olarak yorumlanmasıyla, rekonstrüksiyonu yapan kişinin hayal gücünün sınırları içinde herşey mümkündür. Harvard Üniversitesi'nden Earnst A. Hooten bu durumu şöyle açıklar:

Yumuşak kısımların tekrar inşası çok riskli bir girişimdir. Dudaklar, gözler, kulaklar ve burun gibi organların altlarındaki kemikle hiçbir bağlantıları yoktur. Örneğin bir Neanderthal kafatasını aynı yorumla bir maymuna veya bir filozofa benzetebilirsiniz. Eski insanların kalıntılarına dayanarak yapılan canlandırmalar hemen hemen hiçbir bilimsel değere sahip değillerdir ve toplumu yönlendirmek amacıyla kullanılırlar... Bu sebeple rekonstrüksiyonlara fazla güvenilmemelidir.Nitekim evrimciler bu konuda o denli rahat davranmaktadırlar ki, aynı kafatasına birbirinden çok farklı yüzler yakıştırabilmektedirler. Örneğin Australopithecus robustus (Zinjanthropus) adlı fosil için çizilen birbirinden tamamen farklı üç ayrı rekonstrüksiyon, bunun ünlü bir örneğidir. Aynı fosil, National Geographic dergisinin Eylül 1960 sayısında ve Sunday Times 'ın 5 Nisan 1964 sayısında birbirinden çok farklı resmedilmiştir. Aynı fosilin evrimci Maurice Wilson tarafından yapılan çizimleri ise bunlardan tamamen farklıdır. 

Fosillerin taraflı yorumlanması ya da hayali rekonstrüksiyonlar yapılması, evrimcilerin aldatmacaya ne denli yoğun biçimde başvurduklarını gösteren deliller arasında sayılabilirler. Ancak bunlar, evrim teorisinin tarihinde rastlanan bazı somut sahtekarlıklarla karşılaştırıldıklarında çok masum kalırlar. 

Sahtekarlık olduğu defalarca ortaya çıkmasına rağmen bugün bile evrim taraftarı pekçok kitapta yeralan embriyo çizimlerinin sahibi Ernst Haeckel'ın itirafı, en az yapılan bu sahtekarlıklar kadar çarpıcıdır. Haeckel şöyle der:

Bu yaptığım sahtekarlık itirafından sonra kendimi ayıplanmış ve kınanmış olarak görmem gerekir. Fakat benim avuntum şudur ki; suçlu durumda yanyana bulunduğumuz yüzlerce arkadaş, birçok güvenilir gözlemci ve ünlü biyolog vardır ki, onların çıkardıkları en iyi biyoloji kitaplarında, tezlerinde ve dergilerinde benim derecemde yapılmış sahtekarlıklar, kesin olmayan bilgiler, az çok tahrif edilmiş şematize edilip yeniden düzenlenmiş şekiller bulunuyor.

AYNI KAFATASINDAN YOLA ÇIKARAK
YAPILAN 3 AYRI ÇİZİM


Bu itiraftan da açıkça anlaşıldığı gibi, Evrim, "bilim aşkı" uğruna üzerinde kafa yorulan bir teori değildir. Tam tersine, ne olursa olsun ispatlanmaya çalışılan bir tür inançtır. Gerektiğinde çeşitli sahtekarlıklar kullanılarak, gerektiğinde sahte deliller üreterek, "birileri" mutlaka ve mutlaka bu çürük teoriyi gerçekmiş gibi insanlara kabul ettirmek istemektedir.

Çünkü bu teorinin yanlışlanmasını asla kaldıramazlar. Çünkü bu durumda (eğer ortaya yeni bir safsata daha atmazlarsa), tüm evrenin ve insanın "yaratılmış" olduğunu kabul etmek zorunda kalacaklardır. Bu ise, din-dışı dünyanın meşruiyetinin ortadan kalkması anlamına gelir.

SAHTE FOSİL ÜRETME ÇABALARI

Evrim teorisine fosil kayıtlarında hiçbir geçerli delil bulamayan bazı evrimciler, sonunda kendi delillerini kendileri üretme yoluna gittiler. Evrim sahtekarlıkları adı altında ansiklopedilere bile geçen bu çalışmalar, evrim teorisinin zorla ayakta tutulmaya çalışılan bir ideoloji ve hayat felsefesi olduğunun en güzel kanıtıdır. Bu sahtekarlıkların en ünlülerini aşağıda inceleyeceğiz.

PILTDOWN ADAMI

Ünlü bir doktor ve aynı zamanda da amatör bir paleontolog olan Charles Dawson, 1912 yılında, İngiltere'de Piltdown yakınlarındaki bir çukurda, bir çene kemiği ve bir kafatası parçası bulduğu iddiasıyla ortaya çıktı. Çene kemiği maymun çenesine benzemesine rağmen, dişler ve kafatası insanınkilere benziyordu. Bu örneklere "Piltdown adamı" adı verildi, 500 bin yıllık bir tarih biçildi ve çeşitli müzelerde insan evrimine kesin bir delil olarak sergilendi. 40 yılı aşkın bir süre, üzerine birçok bilimsel makaleler yazıldı, yorumlar ve çizimler yapıldı, insanın evrimine önemli bir delil olarak sunuldu

Ünlü Amerikan paleoantropoloğu H. F. Osborn da 1935'te British Museum'u ziyaretinde, "doğa sürprizlerle dolu; bu insanlığın tarih öncesi devirleri hakkında önemli bir buluş" diyordu.1949'da British Museum'un paleontoloji bölümünden Kenneth Oakley yeni bir yaş belirleme testi olan "flor testi" metodunu, eski bazı fosiller üzerinde denemek istedi. Bu yöntemle, Piltdown adamı fosili üzerinde de bir deneme yapıldı. Sonuç çok şaşırtıcıydı. Yapılan testte Piltdown adamının çene kemiğinin hiç flor içermediği anlaşılmıştı. Bu, çene kemiğinin toprağın altında birkaç yıldan fazla kalmadığını gösteriyordu. Az miktarda flor içeren kafatası ise sadece birkaç bin yıllık olmalıydı.

Flor metoduna dayanılarak yapılan son kronolojik araştırmalar, kafatasının ancak birkaç bin yıllık olduğunu ortaya çıkardı. Orangutana ait çene kemiğindeki dişlerin ise suni olarak aşındırıldığı, fosillerin yanında bulunan ilkel araçların, çelik aletlerle yontulmuş adi birer taklit olduğu anlaşıldı. Weiner'in yaptığı detaylı analizlerle bu sahtekarlık 1953 yılında kesin olarak ortaya çıkarıldı. Kafatası 500 yıl yaşında bir insana, çene kemiği de yeni ölmüş bir maymuna aitti. Dişler, insana ait olduğu izlenimini vermek için sonradan özel olarak eklenmiş ve sıralanmış, eklem yerleri de törpülenmişti. Daha sonra da bütün parçalar, eski görünmeleri için potasyumdikromat ile lekelendirilmişti. Bu lekeler, kemikler aside batırıldığında kayboluyordu. Sahtekarlığı ortaya çıkaran ekipten Le Gros Clark bu durum karşısında şaşkınlığını gizleyemiyordu:

Dişler üzerinde yıpranma izlenimini vermek için, yapay olarak oynanmış olduğu o kadar açık ki, nasıl olur da bu izler dikkatten kaçmış olabilir?

NEBRASKA ADAMI

1922'de, Amerikan Doğa Tarih Müzesi müdürü Henry Fairfield Osborn, Batı Nebraska'daki Yılan Deresi yakınlarında, Plieocen Dönemi'ne ait bir azı dişi fosili bulduğunu açıkladı. Bu diş, iddiaya göre, insan ve maymunların ortak özelliklerini taşımaktaydı. Bu konuyla ilgili çok derin bilimsel tartışmalar başlatılmıştı, bazıları bu dişi Pithecanthropus erectus olarak yorumluyorlar, bazıları ise bunun insana daha yakın olduğunu söylüyorlardı. Büyük tartışmalar yaratan bu fosile "Nebraska adamı" adı verildi. "Bilimsel" ismi de hemen takıldı: "Hesperopithecus Haroldcook II".

Birçok otorite Osborn'u destekledi. Bu tek dişe dayanılarak Nebraska adamının kafatası ve vücudunun rekonstrüksiyon resimleri çizildi. Hatta daha da ileri gidilerek Nebraska adamının eşinin, çocuklarının ve tümünün birlikte doğal ortamda ailece resimleri yayınlandı.

Bütün bu senaryolar tek bir dişten üretilmişti. Evrimci çevreler bu "hayalet adamı" o derece benimsediler ki, William Bryan isimli bir araştırmacı tek bir azı dişine dayanılarak bu kadar peşin hükümle karar verilmesine karşı çıkınca, bütün şimşekleri üzerine çekti.

Ancak 1927'de iskeletin öbür parçaları da bulundu. Bulunan yeni parçalara göre bu diş ne maymuna ne de insana aitti. Dişin, Prosthennops isimli yabani Amerikan domuzunun soyu tükenmiş bir cinsine ait olduğu anlaşıldı. William Gregory, yanılgıyı duyurduğu Science dergisinde yayınladığı makalesine şöyle bir başlık atmıştı: "Görüldüğü kadarıyla Hesperopithecus ne maymun ne de insan."

Sonuçta Hesperopithecus haroldcook II'nin ve "ailesi"nin tüm çizimleri ise alelacele literatürden çıkarıldı.

RAMAPITHECUS

Ramapithecus, evrim teorisinin en büyük ve en uzun süren yanılgılarından birisi olarak kabul edilir. Bu ad, 1932 yılında Hindistan'da bulunan ve insan ile maymun arasında, 14 milyon yıl önce meydana gelen ayrımın ilk basamağı olduğu iddia edilen fosil kayıtlarına verilmişti. Bulunduğu 1932 yılından, tamamen bir hatadan ibaret olduğu anlaşılan 1982 yılına kadar 50 sene boyunca da evrimciler tarafından kesin bir delil olarak kullanıldı.

Ramapithecus'un insan evrimindeki önemi Elwyn Simons'un Time dergisine yazdığı Kasım 1977 tarihli yazıdan da anlaşılmaktaydı. Şöyle diyordu: "Ramapithecus insanın tam bir atası olması için dizayn edilmiş gibidir. Eğer atamız değilse, elimizde kesin hiçbir kanıt yoktur."

İlk bulunan Ramapithecus fosili: iki parçadan oluşmuş eksik bir çene. Evrimci çizerler, bu çene parçalarına dayanarak Ramapithecus'u, ailesini ve yaşadığı ortamı üstteki gibi çizmekte hiçbir güçlük çekmemişlerdi.

Ülkemizde de Sevinç Karol ve arkadaşları tarafından hazırlanan ve 1979 yılında dönemin Milli Eğitim Bakanlığı'nca yayınlanan Modern Biyoloji kitabı da, Ramapithecus'u hemen benimsemişti: Kitapta, hiç tereddüt etmeden, "insanın bilinen en eski atası, Afrika ve Hindistan'da bulunmuş olan çene ve diş fosillerinden tanınan Ramapithecus (kuyruksuz maymun)dur" deniyordu.

Oysa, Dr. Robert Eckhardt tarafından 1972'de Scientific American'da yayınlanan birkaç sayfalık makaleyi okumuş olsalardı, bu kişilerin kendilerinden bu kadar emin konuşmayacakları kesindi. Eckhardt, Dryopithecus (soyu tükenmiş bir goril türü) ile Ramapithecus'un dişlerinde 24 değişik ölçüm yapmıştı. Bu ölçümlerle daha önce şempanzeler arasında yaptığı ölçümleri karşılaştırmıştı. Bu karşılaştırmalara göre, halen yaşamakta olan şempanzelerin dişleri arasındaki fark, Ramapithecus ve Dryopithecus arasındaki farktan daha fazlaydı. Eckhardt vardığı sonucu şöyle özetliyordu:

Eğer Hominid kavramından kastedilen şey, ufak bir yüze ve ufak bir çeneye sahip bir maymun değilse, bu süre içinde (14 milyon yıl önce) herhangi bir insan-maymun arası canlının yaşadığına dair elimizde delil yoktur. Bu yeni ara geçiş formunun bir yanılgı olduğunu ve soyu tükenmiş bir orangutandan başka birşey olmadığını ise, Science dergisinde çıkan 1982 tarihli "İnsanlık Bir Atasını Kaybediyor" başlıklı makale şöyle ilan etti:

Harvard Üniversitesi paleoantropologlarından David Pilbeam'a göre bugüne kadar atalarımızdan olduğunu düşündüğümüz bir grup canlı aile ağacımızdan çıkartılıyor. Birçok paleoantropolog, Ramapithecus'ların bizim Afrika maymunlarından hemen ayrılmamızdan sonraki bilinen en eski atalarımız olduğunu söylemekteydi. Ancak bunlar birkaç diş ve çene parçasına dayanıyordu. Pilbeam'a göre büyük çene ve kalın mineyle kaplı dişler insan atalarının özelliklerini taşıyor belki; ancak alt çene kemiğinin pozisyonu, birbirine yakın gözler, damağın şekli gibi daha belirgin özellikler bunun bir orangutan atası olduğunu gösteriyor. Piltdown adamı, Nebraska adamı ve Ramapithecus gibi fosiller bize, evrimci bilimadamlarının kendi teorilerini ispatlamak adına zaman zaman açık sahtekarlıklar ya da çarpıtmalar yapmaktan ve bunları kullanmaktan çekinmediklerini göstermektedir.

Bu durumun bilincinde olarak evrim efsanesinin diğer sözde delillerine baktığımızda ise, yine benzer bir durumla karşılaşırız: Ortada, tümüyle gerçek dışı olan bir hikaye ve bu hikayeyi desteklemek için her türlü yola başvurabilecek bir gönüllüler ordusu vardır.

MEDYANIN BEYİN YIKAMA YÖNTEMLERİ

Evrim Teorisi, az önce de incelediğimiz gibi, başını masonluğun çektiği din-karşıtı güçler tarafından çeşitli sahtekarlıklar ve sahte delillerle ispatlanmaya ve topluma kabul ettirilmeye çalışılmaktadır. Ancak bu bilim sahtekarlıkları ortaya çıkabilmekte ve istenenin tam tersi bir etki yaratmaktadır. Bu nedenle Evrim'i insanlara kabul ettirmeyi "en büyük masonik görev" olarak kabul edenler, bu görevi asıl olarak toplu iletişim araçları, yani medya yoluyla yerine getirmektedirler.

Aslında medya, belirli güç odaklarının toplumun düşüncesini kontrol etmek için çok yoğun bir biçimde kullandığı bir aygıttır. Bu düşünce kontrolü, Evrim'den çok daha başka konuları da içerir kuşkusuz. Ünlü Amerikalı dilbilimci ve yazar Noam Chomsky, Türkçe'ye "Medya Gerçeği" olarak çevrilen Necessary Illusions: Thought Control in Democratic Societies (Gerekli İlüzyonlar: Demokratik Toplumlarda Düşünce Kontrolü) adlı kitabında, medyanın güç merkezleri tarafından "toplum düşüncesini kontrol etmek" için kullanılan bir araç olduğunu detaylarıyla anlatır. "Muhalif"liği ile ünlü yazarın bildirdiğine göre, başta ABD olmak üzere, tüm Batılı devletler de aslında Nazi Almanyası ya da SSCB gibi totaliter birer devlettir (Totaliter: Tüm toplumun devleti elinde tutan güçler tarafından yönetildiği, özgürlüğün olmadığı, tüm toplumun devletin resmi ideolojisine itaate mecbur bırakıldığı yönetim düzeni, diktatörlük). ABD'nin (ve diğer Batılı devletlerin) Nazi Almanyası ve SSCB gibi "açık totaliter" devletlerden tek farkı, totaliterizmini daha örtülü bir biçimde uygulamasıdır. Chomsky'e göre, bu "gizli totaliterizm", halkın düşüncesinin medya yoluyla kontrol edilmesi sayesinde uygulanır. 

Örneğin ABD bir başka ülkeye müdahale etmek ya da savaş açmak ister. Ancak halkın büyük bölümü buna karşıdır. Bu durumda "açık totaliter" bir devlet, halkın ne düşündüğünü umursamaz ve bildiğini okur. Oysa ABD gibi "gizli totaliter" bir devletin uygulaması ise daha farklıdır: Önce halkın düşüncesi bu dış müdahaleyi destekleyecek bir biçimde yönlendirilir. Medyanın propagandası sayesinde halk, farkında olmadan, hakim güçlerin istediklerine rıza gösterecek hale getirilir (Chomsky buna "rıza üretme" diyor). Noam Chomsky, Amerikan tarihinde bu yönetimin defalarca kullanıldığını, I. Dünya Savaşı'ndan bu yana, her dış müdahaleden ve savaştan önce bu tür bir "medya yoluyla beyin yıkama" programı uygulandığını ve halkın rızasının istenilen doğrultuda yönlendirildiğini bildiriyor.

Kısacası, "demokratik" etiketini taşıyan ülkelerde de, toplumun düşüncesini yönlendiren, toplumu resmi yalanlarla kandıran güçler egemendir. Medya ise, bu güçlerin bir aygıtı konumundadır. Noam Chomsky, şöyle diyor: "Halka sunulan dünya tablosunun gerçeklikle ancak çok uzaktan bağlantısı vardır. Doğru, yalanlardan kurulu binaların altında gömülüdür." 

Bu durumda, medyanın bize yaptığı telkinler üzerinde biraz durup düşünmek gerekmiyor mu sizce?...

MEDYA'NIN BÜYÜK MASONİK GÖREVİ: EVRİMİ TOPLUMA KABUL ETTİRMEK

Hiç dikkat ettiniz mi?... Batı dünyasının Time, Newsweek gibi büyük ve etkili dergileri belirli aralıklarla Evrim Teorisi'ni konu edinen haberler yaparlar. Bu haberler çoğu kez kapaktan verilir. "Evrim'de yeni gelişme", "Evrim'de büyük buluş", "Darwin'i doğrulayan önemli kalıntı" gibi başlıklarla verilen bu haberlerde aslında hiç de "büyük" ve "yeni" denebilecek bir "delil" yoktur. Çoğu kez bir bilimadamının Evrim hakkındaki yeni bir düşüncesi, ya da Evrim'i ispatlamaktan uzak bir fosil konu edilir. Ama bu haberlerde ilgi çekici bir nokta vardır: Haber, yalnızca bir teori olan Evrim'i, ispatlanmış bir mutlak doğru olarak kabul eden bir üslupta yazılmıştır. Bu haberi okuyan, ya da en azından şöyle bir göz atan insanların çoğu, Evrim'i, zaten onyıllar önce ispatlanıp kesinleşmiş bir mutlak gerçek olarak algılarlar. 

Bu tür medya devlerinin yaptıkları sözkonusu haberler, hemen ülkemizdeki büyük gazeteler tarafından da topluma aktarılır. Kullanılan üslup klasiktir: "Time'ın haberine göre, Evrim zincirindeki boşluğu tamamlayan çok önemli bir fosil bulundu", ya da "Newsweek'in haberine göre, bilimadamları Evrim'in açıkta kalan son noktalarını da aydınlattılar" gibi cümleler büyük puntolarla basılır. Yine ilginç bir nokta vardır: Bu yayın kuruluşları da Evrim'i mutlak bir gerçek olarak kabul ettirme amacındadırlar. Oysa ortada ispatlanmış olan hiçbir şey yoktur ki, "Evrim zincirinin son eksik halkası" bulunmuş olsun. Delil olarak öne sürülenlerin tümü, önceki sayfalarda sözünü ettiğimiz türden sahte delillerdir.

Medyanın yanısıra, bilimsel kaynaklara, ansiklopedilere, biyoloji kitaplarına bakıldığında da aynı tabloyla karşılaşmak mümkündür. Bu tür kaynakların tamamına yakını, Evrim'i mutlak bir gerçek olarak anlatırlar. 

Kısacası, din-dışı güç merkezlerinin denetiminde olan medya ve akademik kaynaklar tamamen Evrimci bir bakış açısını korumakta ve bunu topluma telkin etmektedir. Bu telkin öyle etkilidir ki, zamanla Evrim Teorisi bir tabuya dönüşmüştür: Evrim'i inkar etmek, bilimle çelişmek, gerçekleri gözardı etmek olarak sunulur. Bu nedenle de, özellikle 1950'lerden bu yana Evrim'in onca açığının ortaya çıkması ve bunların Evrimci bilimadamları tarafından itiraf edilmesine rağmen, bugün dahi—yerli veya yabancı—bilim çevreleri ile basın organlarında Evrim'i eleştiren herhangi bir düşünce bulmak neredeyse imkansızdır. 

Ancak sokaktaki adam, büyük bir telkinin etkisinde kaldığının ve büyük bir yalanın kendisine gerçekmiş gibi sunulduğunun çoğu kez farkında değildir. Zaten, yine çoğu kez, böyle bir şeyden şüphelenecek, "acaba aldatılıyor muyum" diye soracak bir zihin yapısına sahip değildir. Böyle bir soru sorsa bile, oturup Evrim'i araştıracak imkana da sahip değildir. Tek yapacağı, kurulu düzenin telkinine, ve bu düzene uymuş olan çoğunluğa tabi olmaktır.

Oysa çoğunluğa uymak, insanı doğruya ulaştırmaz. Çünkü sözkonusu çoğunluk, kesin delillerini gördükleri bir mutlak gerçeğe değil, yalnızca kuru bir iddiaya inanmıştır. Bu ise, Kuran ayetinin haber verdiği gibi, tam bir "şaşırıp-sapma"dır:

Yeryüzünde olanların çoğunluğuna uyacak olursan, seni Allah'ın yolundan şaşırtıp-saptırırlar. Onlar ancak zanna uyarlar ve onlar ancak 'zan ve tahminle yalan söylerler. (En'am, 116)

Evrim konusunda sistemli bir biçimde yapılan ve Evrim'i ispatlanmış bir gerçek gibi sunan telkinler ise, üzerinde biraz düşünüldüğünde yalan olduğu anlaşılacak türdendir.

FOSİL ÖRNEKLERİ
KAPLAN KAFATASI

80 milyon yıllık bu kaplan kafatası fosili, kaplanların 80 milyon yıl önce de hep aynı olduğunu, günümüze kadar hiç değişmediğini göstermektedir.
 

AT KAFATASI

Yaş: 4,3 milyon yıllık
Dönem: Pliosen
Bölge: Ji Lin, Çin

 

KAR LEOPARI KAFATASI

Yaş: 67 milyon yıllık
Dönem: Kretase
Bölge: Yun Nan, Çin

 

RAKUN KAFATASI

Yaş: 4,3 milyon yıllık
Dönem: Pliosen
Bölge: Gan Su, Çin

 

ZEBRA KAFATASI

Yaş: 3,4 milyon yıllık
Dönem: Pliosen
Bölge: Quing Hai, Çin


Darwinist Propagandaya NET CEVAPLAR
Dünya'nın 4.5 Milyar Yaşında Olduğunu Söyleyen Yaratılış Savunucuları Darwinistleri Neden Bu Kadar Tedirgin Etti? 2010-03-07  
Masonluğun Sosyal Silahı Darwınist Aldatmacanın Sonu (Deccal Nasıl Öldü?) 2010-03-06  
Çin'de 160 Milyon Yıllık Örümcek Fosili Bulundu 2010-02-13  
Darwinistler Neden Hala Sahte Dino-Kuş Hikayelerine Başvuruyorlar? 2010-02-02  
Tüm Canlılığın Yaratıcısı Yüce Allah'tır 2010-01-29  
Deccali Sistem, İsa Mesih (A.S.)'in Ve Hz. Mehdi (A.S.)'in Zuhuru İçin Özel Olarak Yaratılmıştır 2010-01-25  
Reddin Ardındaki Kabul 2010-01-25  
Aldatmacanın Son Bulmasıyla Başvurulan Yeni Bir Psikolojik Yöntem: ''Bir Şey Olmadı Ki!'' Felsefesi 2010-01-23  
Deccalin Kurduğu Tuzaklar Da Allah'ın Kontrolündedir 2010-01-23  
Darwinizm Aldatmacası Artık Sona Erdi 2010-01-22  

DİĞER NET CEVAPLAR >>

 
 


KURAN'I KERİM
- DESTEK OLUN

BU SİTE HARUN YAHYA'NIN ESERLERİNDEN FAYDALANILARAK HAZIRLANMIŞTIR

Diğer siteler - Makale - Harun Yahya Röportajları

www.harunyahya.org